Tuesday, July 14, 2015

Lizbon'a Gece Treni





Bazı kitaplar vardır okumaya başladığım anda tüm benliğimi,dikkatimi,düşüncemi iç dünyama yuvarlar ve  ruhumla sohbet ettirmeye başlatır. Vır vır vır konuşurum içimden sürekli o süreçte. Kimselere kuramadığım cümleler kurar, yaşadığım gerçeklikten fersah fersah uzaklaşırım. Çok nadir buluyorum böylesini. Bitirmek istemiyorum. Yazarı merak ediyorum, nasıl birisidir, nasıl bir hayat yaşamıştır. Tanışabilseydim eğer kitaplarından tanıdığım ölçüde yakınlık hissedebilir miydim? Yoksa her insanın kendisini dış dünyadan saklamasına maruz kalır ve mahrum mu kalırdım bunca içsel konuşmalardan?

Lizbon'a Gece Treni ani bir aşk gibi oldu benim için. Tavsiye almadım, hakkında nasıl olduysa hiçbir şey duymadım, tesadüf gördüm ve okumak istedim. İyi ki de karşılaşmışız geç de olsa. 
Lizbon'a Gece Treninde  içsel yolculuğa çıkan kişi Raimund Gregorius İsviçre'nin Bern şehrinde bir lisede eski diller öğretmeni olarak yıllarını vermiş. Hayatında değişiklikten hiç hoşlanmayan okuduğu liseye öğretmen olarak dönen ve orada hayatını geçiren,düzen adamı,kitap kurdu,meslektaşlarının Papirüs lakabını taktığı sessiz sakin kahramanımız bir sabah okula giderken her zamanki rutinini bozacak bir olaya maruz kalır.Şiddetli yağmurun altında köprüde intihar edeceğini düşündüğü Portekizli bir kadınla tanışır ve dengesi alt üst olur. Hani bazen hayatınızda somut hiçbir şey olmamasına rağmen bir dönüm noktasına geldiğinizi hissedersiniz ya Gregorius tam da bu hislere kapılır. Dersine başladığında 30 yılı aşkın öğretmenlik yaptığı okulda öğrencilerini inceler ve "Önlerinde daha ne kadar uzun bir hayat var; gelecekleri ne kadar açık; daha başlarına neler gelebilir; daha neler yaşayabilirler! " diye düşünür. Masanın üstünde açık halde kitaplarını ve çantasını bırakıp sınıftan çıkar gider.

 Gregorius'un gizemli kadının ağzından dökülen kelimelerin büyüsüyle kitapçıya girmesi  orada adını ilk defa duyduğu Amadeu de Prado'nun  Portekizce kitabının kendisine hediye edilmesine yol açar. Evine gidip kapılarını kilitler ve kitabı okumaya başlar. Okuldan, arkadaşlarından gelen ısrarlı telefonlara yanıt vermez. Sonunda eşyalarını toplar, okulun müdürüne bir mektup yazar ve Lizbon'a tren yolculuğuna başlar. Amedeu'nun kitabından öyle etkilenmiştir ki okuduğu her cümlede sanki kendisine yaşadıklarına sorguladıklarına göndermeler yapıldığını hisseder. Bu tespitleri yapan muhteşem yazarla tanışmak ve onun hayatını öğrenmek için Lizbon'a varır. Aristoktat bir aileden gelen entelektüel yazar, doktor, romantik devrimci asil Amedeu Prado'nun yaşamı ,arkadaşları ,ailesi,cümleleri kahramanımız  Gregorius'u büyülü bir içsel yolculuğa sürükler. 
Bazen akışı zorlaşsa da her cümlesi ayrı güzel ,üstünde düşünmek isteyeceğiniz bir kitap Lizbon'a Gece Treni. Bazen kendinizi Gregorius'un bazen Amedeu'nun yerine koyuyorsunuz. Bazen de bütün düzeninizi bırakıp gidebilmek gibi deli bir tutkuya kapılıyorsunuz. Eğer okumaya karar verirseniz kitapta belki kendi kendinize sorguladığınız bir çok düşünceyle karşılaşacaksınız, hayatları boyunca birbirlerine söyleyemediklerini mektuplara döken insanları tanıyacaksınız. Benim aklıma da bazı insanlara mektup yazmayı düşürmedi değil. Orijinal adı Nachtzug nach Lissabon olan kitabın yazarı Pascal Mercier. Lizbon'a Gece Treni  geçmişin peşine düşen, bağlantıları birleştiren, içsel yolculuğu seven insanların seveceği ,okuması bazen ağır ama çok değerli bir kitap.

"Başkaları da aynı şeyi mi hisseder : Kendi dış görüntülerini tanıyamadıkları olur mu? Görüntülerinin onlara yamultulmuş, kaba saba bir sahne dekoru gibi geldiği olur mu? Başkalarının onları algılayışıyla kendi kendilerini algılamaları arasındaki uçurumu dehşetle fark ettikleri olur mu?"

".. açık yüreklilikle ayrılmak demek, bizim, seninle benim , aramızda ne olduğuna dair seninle bir fikir birliğine varmak için çaba göstermemiz olurdu. Çünkü kelimenin tam ve eksiksiz anlamıyla bir veda bu anlama gelir : İki insan, birbirinden kopmadan önce, birbirlerini nasıl görmüş, nasıl tanımış oldukları hususunda anlaşırlar. Aralarında neyin hedefine ulaştığı, neyin yarım kaldığı hususunda. Bunun için korkusuz olmak gerekir. Uyumsuzlukların verdiği acıya katlanabilmelidir insan. Olanaksız olanı da kabul edebilmelidir. Vedalaşmak, insanın kendi kendisiyle de yaptığı bir şeydir. Başkalarının bakışları altında kendine arka çıkmasıdır Vedalaşmaktan korkmanın temelinde ise tapınmak yatar : Olanları altın ışığa daldırmak ve karanlığı yalanla yok etmeye kalkışmak. Bunu yaparken kaybedilen şey, en azından, karanlığı doğuran  o hamlelerde kişinin kendini tanımasıdır."



Monday, February 9, 2015

Mezarsız Ölüler

Kış kendini iyice hissettirdiğinde Ankara'da ne yapılabilir? Avm gezmek istemiyorsanız veya o bar senin bu bar benim gezmek bıktırdıysa kültürel aktivitelere yönelebilirsiniz. Genelde tiyatrolara tembellik ve üşengeçlikten geç hareket edip bilet bulamadığım için bu defa iki hafta öncesinden Tatbikat Sahnesi'ne Mezarsız Ölüler oyununa bilet bulabildim.

Normalde tiyatroya fazla giden birisi değilimdir. Tıpkı şiir gibi eğer şair iyi değilse nefret ederim, ama şair iyiyse takıntılı şekilde düzenli aralıklarla şiirlerini okuyabilirim. Tiyatro'da benim için öyle. Şimdiye kadar çok beğendiğim tek tük oyun olmuştur sanırım. En son Aziz Nesin'in bir öyküsünden oyunlaştırılan Selamün Kavlen Karakolu'nu izlemiş ve çok beğenmiştim. Sanırım özel tiyatro oyuncuları ( elbette hepsi değil) devlet tiyatrolarında oynayanlardan daha hevesli ve özgün oyunlar oynuyorlar. Belki de ben daha profesyonel oyunculara denk geldiğim için öyle düşünüyorumdur. Fakat tiyatro'ya çok sık giden arkadaşlarımın anlattıklarını düşünürsem bu şekilde bakan tek ben değilim.

Tatbikat sahnesine Cinnah caddesinin arkasında Güneş sokaktan ulaşılıyor. Benim ilk gidişimdi, Erdal Beşikçioğlu'nun kurduğu bu tiyatroya gelmek uzun süredir aklımdaydı zira kendisinin oyunculuk yeteneğini tartışılmaz muhteşem bulurum ve her daim elinden çıkma eserlerin de hakkını vereceğini düşünmüşümdür.

Tatbikat'ın bekleme salonu biraz dar , soğuk günlerde fazla sıkış tepiş oluyor ama erken giderseniz bekleme salonunda satılan salep veya kahveden yararlanabilirsiniz. Diyette olmasam direk saldıracağım güzellikte görünüyorlardı.

Salon ise öyle standart tiyatro salonlarına hiç benzemiyor. Sıra sıra koltuklar değil sıra sıra siyah plastik sandalyelerle karşılaşıyorsunuz. Bilet fiyatları önlerden arkalara doğru ucuzluyor ama orta sıralardan çok rahat bilet alabilirsiniz sahneyi görüşü gayet güzel. 

Oyun ise baştan sona rahatsız edici. Öyle gülerim eğlenirim düşüncesiyle geliyorsanız gelmeyin size göre değil emin olun. İki kişi oyun başladıktan 10 dakika sonra çıkıp gitti mesela, ki esas rahatsız edici boyutuna ulaşmamıştı sadece sahnede sigara içtiler :) Biraz fikir sahibi olup gelselermiş keşke salondan çıkarken çıkardıkları sesler dikkat dağıtıcıydı, saygısızlıktı resmen.


Sahne açıldığında karşınızda soğuk çelikten korkutucu görünüşlü çekmeceleriyle  bir morg çıkıyor. Ve çekmecelerin içinden yarı çıplak elleri ayakları bağlı,morarmış işkence görmüş insanlar çıkmaya başlıyor. Arka planda sürekli şıp şıp damlayan su sesi var. İşkence görmüş ve dahasını da görmek üzere olan bir grup insanın korkularıyla ,yaptıklarıyla yüzleşmelerine şahit oluyorsunuz. Yaşanmışlıkları, bunların değeri ve neye dönüşecekleri hakkında konuşuyorlar. Sahne bol kanlı. İşkencelere şahit oluyorsunuz. Gerek fiziksel gerek psikolojik. Oyun Varoluş Felsefesinin öncülerinden  Jean Paul Sartre'ye ait. 
E yazarı iyi, yönetmeni iyi oyuncuları muhteşem. Özellikle Elvin Beşikçioğlu'nun ve Aytek Şayan'ın oyunculuklarını çok çok beğendim.Ankara dışında oturanlar için de sanırım arada başka şehirlere de gidiyorlar. Sartre'yi de seviyorsanız kaliteli bir oyun izlemek istiyorsanız kaçırmayın bence. Ama bana olduğu gibi rüyalarınıza girebilir ve şok etkisinden uzun süre kurtulamaya bilirsiniz dikkat edin..

Monday, December 29, 2014

Yeni Bir Yıla Girerken- Pretty Good Year






2014 yılında 20'li yaşları geride bırakıp 30'lu yaşlara adım attım, İzmir'den Ankara'ya taşındım,iş değiştirdim.Hastalıklar oldu, ayrılıklar oldu, ölümler oldu.Bir adım daha attım olgunluğa doğru. Eskisi kadar konuşmuyorum eskisi kadar gülmüyorum.Öfkemi kontrol etmeye başladım.Çok fazla özlem çektim bu yıl. Eleştirilerim eskisi kadar yıkıcı değil. Aynı zamanda yaşamım boyunca en çok huzurlu hissettiğim yılları anları yaşıyorum sevgilim,eşim Yavuz'un yanında, sayesinde. Beraber geçirdiğimiz en basit anların bile değerini sonradan çok iyi anladığım arkadaşlarımı çok özledim. Yıllardır her günümüzü beraber geçirdiğimiz,bir bakışla ne hissettiğimizi birbirimize anlatabildiğimiz  bir tek onun yanında ağlayabildiğim dostum ruh ikizimle kilometrelerce uzakta olmanın acısını yaşıyorum. Üzüntülerinde ellerini tutamadığım,ihtiyaçları olduğunda yanlarında olamadığım,anlık kahkahalarına ortak olamadığım sevdiklerim var. Yine de hayatlarımızda öyle yer edinmişiz ki o uzaklığa rağmen sevgiyi hep hissettirdiler bana ,değerli olduğumu ve değerli insanlara sahip olduğumu. Belki de bu şehirdeki sakinlik,arkadaşsızlık bana daha iyi gelecek çatışmalarımla yüzleşiyorum daha derinlere iniyorum,düğümlerimi çözmeye çalışıyorum(arada sırada deliriyorum tabii ki ),daha fazla kitap okuyorum,daha fazla film izliyorum. Yavuz'un yoğun çalışma saatlerinde bana arkadaşlık eden yumuşacık,yaramaz,şapşal güzeller güzeli Gollum adında bir kedim oldu. İş yerimde geçirdiğim saatlerde bile çok özlediğim, miyavlamayı beceremeyip garip sesler çıkaran minik bir kız. Kötü bir yıl sayılmazdı, iyi bile denilebilir aslında. Umarım 2015 çok daha iyi olur hepimiz için. İyi yıllar herkese...

Kün - Sezgin KAYMAZ

“Kadınlar iki ‘X’, erkekler bir ‘X’bir de ‘Y’ kromozomu taşırlar. Yirmi üç homolog çiftten oluşmak şartıyla.
Hâl bu ise, kadın milletinde kırk altı tane ‘XX’, erkek milletinde kırk altı tane mikroskobik ‘XY’ kromozomu var demektir. Sapına kadar erkek bir pala, ‘Sapına kadar erkeğiz evelallah!’ böbürünü bu mikroskobik kimyaya borçlu olduğunu bilmez. Daha da bilmediği, erkeği erkek yapan ‘Y’ kromozomunun erkek vücudunda bulunan ‘erkek hücrelerindeki’ toplam DNA sayısının taş çatlasa kırkta biri olduğudur. Yani ‘Sapına kadar erkeğiz evelallah’ diye diye kaldırmış gezen bir fallus hayvanı, kendisinin bile kırkta biri kadar erkektir en fazla. Fecaat, değil mi?
Olabilir. ‘Beterin de beteri var.’ deyip şükretmek lâzım.
Çünkü, öbürünün yanında fecaatten bile sayılmaz bu. Onu, yani asıl fecaati hiç mi hiç bilmez ‘erkek’ denen saf. Ben diyeyim on dokuz bin, sen de yirmi bin sene evvel, kısaca ‘Sap Kromozomu’ da diyebileceğimiz bu taşaklı ‘Y’ kromozomu, şimdiki cesametinden ben diyeyim on dokuz bin, sen de yirmi bin misli büyüktü. Sapına kadar erkek diye bir yaratık varsa, o erkek bugünkü erkek değil, on dokuz - yirmi bin sene önce yaşamış olan erkekti özetle.
Varlık, kadındır.
Dişidir yaratım süreci, erkek değil.
Tarlayı kaldır at, sabanı nerene sokacaksın bakalım.
“Sapına kadar erkeksin öyle mi? Ne sapı lan? Kırk altı tanesini toplasan toplu iğne ucunun on binde birinin kırkta biri kadar erkeksin.”


Gecenin bir yarısı uykusuzluktan ölmeyi umursamayıp elimden bırakamadığım kitabıyla yatağın içinde bana kahkahalar attıran yazar Sezgin Kaymaz. Kün’ü okuduğum esnada Yavuz’un bu kız galiba hepten delirdi bakışlarını yakalamadım değil. Son zamanlarda mizah dergilerinde dahi gülebilecek çok az karikatürle yazıyla karşılaşıyorum seçici olmaya başladım sanırım.”Kün” ‘ü ablamın tavsiyesi üzerine okumaya başladım. Telefonda mutlaka almalısın okumalısın çok eğlenceli, çok sürükleyici, ayrıca Konya şivesiyle konuşan köpek var artık gerisini sen hayal et demişti. Konya’yı annemin köyünü ziyaret ettiğimiz zamanlarda , abla kardeş ağzımız açık konuşulan farklı kelimeleri, şiveyi hafızamıza işlerdik hevesle. Günlerce kullanılan lakaplara güler hatta taklit ede ede kendi konuşmamızın da Konya şivesine dönmeye başlamasıyla annemden fırçayı yerdik.
Beni ayrıca güldürmüş olmasına rağmen kitap tabii ki sadece Konya şivesinden ibaret değil. Fantastik olayların, farklı hikayelerin ustaca birleştirilmesi, birbirinden farklı karakterler, ateisti imamı, ölüsü dirisi, namuslusu namussuzu ,öte dünya ile bu dünyanın bir araya gelmesi .. Eğlencesi  güldürmesi yanı sıra sizi ağlatan da bir kitap Kün. Karakterler içimizden tanıdık gibi, sanki herhangi bir sokağın başında bir tanesiyle karşılaşsanız şaşırmazsınız.
Sezgin Kaymaz 1962 Sinop doğumlu. Kitabında Konya olduğu kadar Ankara’da var ki zaten kendisi Hacettepe Üniversitesi İngilizce Dil Bölümünü Türkçe dersini veremediği için terk etmiş. Ayrıca bu kadar iyi bir yazarın Türkçe dersi  yüzünden okulu bırakması da çok acayip geldi bana.Yazarın diğer kitapları Uzunharmanlar’da Bir Davetsiz Misafir (1997), Geber Anne! (1998), Kaptanın Teknesi (1999),Lucky (2000), Zindankale (2004), Ateş Canına Yapışsın (2008). Hikâyeleri: Sandık Odası (2005), Medet (2007), Ateş Canına Yapışsın (2008), Deccal’in Hatırı ve Kısas.



Ayrıca bu yıl sürpriz bir şekilde İzmir Kitap Fuarında kendisiyle karşılaşıp imzalı kitabını alabilme şansına eriştim. (kendisini keşfetmemi sağlayan ablama da tabii ki) Çok mütevazı, çok tatlı ve çok değerli hoş sohbet bir yazar. Gülmeye, elinizden bırakamayacağınız bir romana, yeni bir keşfe ihtiyacınız varsa kaçırmayın derim. Kendisine de dediğim gibi umarım hep yazar, daha çok yazar…

Saturday, December 27, 2014

Zamanın Farkında - Şule GÜRBÜZ


"Eskiden olduğu gibi sıcak bir ağustos günü akşamı, hafif bir cesaret için içeceğim bir iki bir şeyden sonra kendimi asacak halim yok artık, ya da kendimi bir yerden boşluğa bırakacak. Yok artık. Allah'tan bekliyorum. Kendimi zaten hayatta olduğum müddetçe öldürdüm; bedenimi de hallediversinler. Allah korusun, kendimi atamam artık. Yetmiş yedi yaşında intihar eden Zweig mi olayım? O işler yirmi-yirmi beş yaşın, bilemedin otuz yaşın işleri. Bu rezilliği çek çek ,atla, olur şey değil. Adama demezler mi "Yahu ne atladın ben de tam sana geliyordum, " diye. "

Yukarı da alıntıladığım satırlar Şule Gürbüz'ün  "Zamanın Farkında " isimli kitabından. 2011 basımı bir öykü kitabı.  Müzik Hocası, Cansın , Mezarlıktan Geçiş, Mutfak, Zamanın Farkında isimli beş adet uzun öyküden oluşuyor. Uzun zamandır adını bilmediğim veya özellikle tavsiye edilmemiş yazarları okumamaya çalışıyorum. Çıtır çerez tabiriyle ifade ettiğim kitaplara elbette dönemsel ihtiyaç duyabiliyorum fakat insan hayatında zamanımız kısıtlı ve okumadığım çok değerli kitaplar var. İnternet'te kitabından yapılmış bir kaç alıntı ilgimi çekti ve okumak istedim. Ön yargılarla elime aldığım kitap beni cidden şaşırttı. Yazarına saygı duydum. Bana Oğuz Atay'ı hatırlattı. Zaten öykülerin kahramanlarının ortak noktaları aklımda sürekli tutunamayanlar olarak kaldı. Tam da kendi içsel sorgulayışımın dozajını arttırmışken sanki kitap beni bulmuş tam zamanında karşılaşmışız gibi hissettirdi.Dönem dönem bunaldım fakat bu yazarın vermek istediğini çok güzel yansıttığının kanıtı oldu benim için. Neyi eleştirdik, ne olmak istemedik , ne olduk ve nasıl yüzleştik hayatımızla. Her değişik hikayenin her değişik karakterin hissedebildiği ortak noktalar varmış belki kendi hissettiklerimi de dahil edebilirim.

Yazar  1974 doğumlu antika saat tamiriyle uğraşıyor. Hayatı bir belgesele de konu olmuş izleyen arkadaşlarımın bahsettiklerine göre. Ben izlemedim ama izlemek isterim. Yazarın diğer kitapları "Akıl Yoktur", "Ağrıyınca Kar Yağıyor", "Ne Yaştadır, Ne Başta Akıl Yoktur" , "Kambur", "Coşkuyla Ölmek" . Okuduğum tek bir kitabıyla benim için kabul edilmiş ve saygı değer bir yazar haline geldi bile. Diğer kitapları okunacaklar listeme ilave edildi. Kitaplarıyla karşılaşırsanız bir kenara itmemeniz dileğiyle..






Friday, December 26, 2014

Le Tableau - Mutluluğa Boya Beni


Birçoğumuz dönem dönem bu dünya neden adil değil diye sormuş, sorgulamıştır ve bir çok sohbetin ana konusu olmuştur. Geçenlerde bir belgeselde cücelikten şikâyetçi bir kadının çektikleri vardı mesela boyu birkaç santim uzasın diye bacağındaki kemiklerin kırılarak arasına demir konulması ve aylar boyunca o aranın dolması için acılar çekmesi ve sonrasında aslında kısa bir insan boyutunu bile yakalayamayacak olması… Sırf normal insanlar gibi yaşayabilmek için etraftaki bakışlara maruz kalmamak için türdaşlarıyla insan ırkıyla aynı muameleyi görebilmek için. Katar’ da alışveriş merkezine bazı 3.dünya vatandaşlarının alınmadığını anlatmıştı bir arkadaşım.  Savaş, açlık, fakirlik, hastalıklar... Verilebilecek örnekler çok. Ünlü bir komedyen dünya bir ustanın değil beceriksiz bir stajyerin elinden çıkmış olmalı demişti bir gösterisinde.

Filmin ismi Türkçeye “Mutluluğa Boya Beni” olarak çevrilmiş. 2011 yapımı Fransız animasyonu. Yönetmeni  Jean-François Laguionie. İmdb puanı 7,3 .Hikaye tamamlanmamış bir tablonun içinde başlıyor. Rengarenk bir dünya ama herkes için öyle değil. Ressamın tamamladıkları üst sınıf kesimi oluşturuyor. Şatolarda yaşayan kibirli zenginler. Yarımlar denilen sınıf ressamın belirli kısımlarını eksik bıraktığı orta sınıf. Kiminin saçı renksiz kiminin yüzü kiminin kıyafeti. En zavallıları eskizler denilen çizim, karalama halinde bırakılmış olanlar. Köleleştirilmişler, itelenmişler  inanılmaz zor bir hayat yaşıyorlar. Aslında yaşadığımız dünyanın daha masum bir anlatımı gibi.

Yarımlar ve eskizler hep ressamın geri dönüp tabloyu tamamlayacağı ümidiyle yaşıyorlar. Tamamlanmışlar ressamın dönmeyeceğine, bilinçli olarak onları tam diğerlerini eksik bıraktığına, kendilerinin ayrıcalıklı ve özel olduğuna inanıyorlar. Şatoya yerleşmişler ve diğer sınıfları önünden bile geçirmiyorlar. Bunca ayrımcılığa rağmen tamamlanmışlar ve yarımlar arasından genç bir çift çok güzel bir aşk yaşıyorlar ama bunu iki sınıfta kabullenmiyor. Gizli saklı görüşüyorlar ama sürekli tetikte ve tehlikedeler.

Filmde gelişen olaylar sonucunda bir tamamlanmış, bir eskiz ve bir yarım tabloyu bitirmesi için  ressamı aramaya çıkıyorlar. Ressamı ararken farklı tablolara geçip farklı dünyalarla karşılaşıyorlar. Yaşadıkları maceralar izleyeni içsel, dinsel, hayata dair, eksikliklerine dair bir sorgulayışa itiyor.
Ressamı bulabiliyorlar mı , tablo tamamlanıyor mu ,  neler yaşanıyor merak ettiyseniz daha fazla spoiler vermeyip izlemenizi tavsiye ediyorum, Persepolis’ten sonra izlediğim en güzel animasyondu benim için. Umarım beğenirsiniz. İyi seyirler!

Wednesday, December 24, 2014

Moskova Gezisi - 2

Moskova’da ikinci günümüzde sabah otelden çıkış işlemlerini yapıp Kızıl Meydan’a doğru yürüdük. Kahvaltı konusunda poğaça  gibi ayak üstü hamur işi yemek isterseniz büfelerde satıldığını gördük fakat biz meydanın yakınlarındaki Sbarro’da pizza tarzı bir şeyler yemeyi tercih ettik.
Kızıl Meydan’a girdiğimizde gerçekten büyülendik. Sarayı, katedrali, müzesi, tarihi alışveriş merkezi kocaman ve görkemli binalar etrafınızı sarıyor. Meydana adım atar atmaz turist grubunun oluşturduğu sırayı görünce peşlerine takıldık. Biz Kremlin Sarayına giriş sanıyorduk fakat sonradan öğrendik ki Lenin Mozolesi için bekliyormuşuz. Sabah saatlerinde rastgele de olsa sıraya girmemiz iyi oldu çünkü öğle saatlerinde kapalı olduğunu gördük.
                                                                          ( Lenin Mozolesi)
İçeri girerken güvenlik tarafından çantanız üstünüz başınız bir güzel aranıyor ama sıraya göstere göstere kaynak olan apaçi Rus gençlerine ses çıkarmak hiç akıllarına bile gelmedi. Giriş ücretsizdi. Mozoleye yürürken dolambaçlı bir yoldan meydanı görerek ilerliyorsunuz kenarlarda muhtemelen zamanının önemli komünist parti üyelerinin veya savaş kahramanları olduğunu tahmin ettiğimiz kişilerin mezarları vardı. Mozolenin içinde fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Cam bir fanus içinde Rus Bolşevik Devrimi lideri Vladimir İliç Lenin’in mumyalanmış cesedini görüyorsunuz. Takım elbisesi içinde uyuyormuş gibi bir görüntüsü var. Görevli hızlıca insanları dışarı çıkarıyor ve meydana geri dönüyorsunuz.
Çok sıraya maruz kalmaktan korktuğumuz için Kremlin Sarayını gezmek istedik fakat girişin nerede olduğunu bir türlü bulamadık. Alışveriş merkezinin önünde bekleyen özel güvenlik görevlisine yerini sorduk ama aha işte hep buralar tarzında kollarıyla etrafını gösterip fırsat bu fırsat deyip bir tane de sigara istedi. Nereden gideriz diye bakınırken karşıdan gelen İngiliz turistleri görünce hemşerimizi görmüşçesine şenlendik. Bu ülkede soru soracaksanız turistlere sorun yoksa cevap alamazsınız. Meğerse Kremlin Sarayı’nın girişi Kızıl Meydan’ın dışından yapılıyormuş. Kutafiya Tower dedikleri kale kapısı köprüsü gibi görüntü oluşturan yer sarayın girişi fakat biletleri tam karşısındaki gişelerde satılıyor. Silah Deposuna’ da girmek isterseniz bileti alırken belirtmeniz gerekiyor çünkü ayrıca para ödemeniz lazım. Biz standart bilet alıp girdik çünkü silahlar hiç ilgimizi çekmiyor. Öğrenciler için ekstra indirim söz konusu sanırım öğrenci kartı bizde yoktu ama sizde varsa bir deneyin derim.
Kutafiya Tower’dan sarayın içine girdikten sonra her yerde polislerin olduğunu ve sıkı güvenlik önlemleri olduğunu görüyorsunuz çünkü burası aynı zamanda devlet başkanlığı konutunu da içeriyor. Tamamen her yeri gezme izni yok bazı yerlerden polisler geri çeviriyorlar. Putin’i görüp naber la desem ne olur diye düşünmedim değil.
Sarayın içinde genelde görebileceklerimiz Katedral Meydanında kümelenmişlerdi. İçinde Meryem’in Göğe Çıkış Katedrali, Meryem’e Müjde Katedrali , Çan Kuleleri kompleksi ve adını şuan hatırlayamadığım türevleri vardı. Bir tanesinin içinde kraliyet ailesinin mezarları sergileniyordu. Ama en çok Büyük İvan Çan Kulesi’ni ve bir tarafı kırık devasa büyüklükte Çar Çan’ını beğendim. Yangın sırasında kuleden düşen çanın yerine yenisini dökmüşler fakat henüz sıcak olan dökümün üstüne soğuk su dökülünce büyük bir parçası kopmuş. Onlar da yerde sergilemeyi tercih etmişler. Tam 177 yıllık kendileri. 200 ton ağırlığında olduğunu duydum. Onun ilerisinde Çar Topu var o da savaş sırasında kullanılmak için yapılmış olmasına rağmen hiç kullanılmayıp sadece sergilenmeye yaramış. Kremlinin bahçeleri de çok güzel görünüyor fakat gezmeye pek izin vermiyorlar. Sarayın güney cephesinden Moskova nehrini görebilirsiniz. Bahçede gezerken caddelerinde araç olmasa da yaya geçidi üstünden yürümeye özen gösterin yoksa polis düdük çalarak üstünüze doğru koşup uyarıyor. Biz bu yüzden Şener Şen koşuşu yapmak zorunda kaldık , Rus bu sağı solu belli olmaz aman kızdırmayalım diye.




Saraydan çıkıp Kızıl Meydan’a geri döndük. Yol üstünde Saray’ın bitişiğinde Meçhul Asker Anıtı var. Başında nöbet tutan askerler ve sürekli yanan bir ateş var. Toplu bir mezarda bulunan kimliği belirsiz bir asker için yapılmış.
Kızıl Meydan’ın içinde kırmızı tuğlalı bina Ulusal Tarih Müzesi. 
                                                                   (Ulusal Tarih Müzesi )
                                                 
Lenin Mozolesinin tam karşısındaki devasa bina GUM alışveriş merkezi. İçinde çok ünlü giyim mağazaları ve kafelerin olduğu görülmeye değer bir bina. 
                                                           (Gum'un içinde )

Meydanın en dikkat çekeni ise bence Aziz Vasili Katedrali. Alaaddin’in Sihirli Lambası masalından fırlamış gibi duruyor. Soğan seklinde kubbeleriyle ben buradayım diyen katedralin önünde tabii ki büyük bir turist güruhu fotoğraf çekilip hayran hayran Korkunç İvan sayesinde dünyaya kazandırılmış eseri inceliyor. 1550 yılında İtalyan mimar tarafından yapılıyor efsaneye göre İvan başka yerde aynısını yapamasın diye adamcağızın gözlerini oyduruyor. Buna benzer bir çok kültürde kitapta efsaneler olduğu için bana pek inandırıcı gelmedi ama adamın adı da Korkunç İvan her şey beklenir. Ayrıca sen korkunçsun nasıl böyle sevimli bir şey yaptırırsın arkadaş  insanın aklı almıyor.



                                                             (Kızıl Meydan)
Kızıl Meydan’da görmemiz gereken yerler hızlı bitince aslında plan yaparken yetişemeyiz diye düşündüğümüz ama gitmeyi çok ama çok istediğim Nazım Hikmet RAN’ı ziyaret etmeye karar verdik. Novodeviyiç Mezarlığına gidebilmek için metroya binip Sportivnaya istasyonunda indik. Çıkıştan  sağa dönüp cadde boyu dümdüz yürüdük ve vardığımız ana caddenin sol karşı tarafında mezarlığı bulduk. Girişin paralı olduğunu okumuştuk lakin bizden para isteyen falan olmadı. İnsan mezarlık görmeyi tavsiye eder mi? İçinde Nazım Hikmet olmasaydı bile tavsiye ederdim. Bir çok ünlü , şair, yazar, devlet adamının yattığı ve mezarların birer anıta dönüştürüldüğü bir müze gibi. Gogol ,Çehov gibi ünlü isimler de orada fakat mezarlığın girişinde numaralandırılmış tabloda sadece Nazım Hikmet Ran’ın adı latin alfabesiyle yazılmış. Kiril alfabesinden dolayı kim nedir ne değildir hiçbir şey anlamadık.
Nazım Hikmet’i çok severim ve orada inanılmaz hüzünlendim yanı başına oturup biraz konuştuk kendisiyle memleketten haberler verdik. Hemen yanında sevgilisi son aşkı Vera yatıyor. O esnada üstadı ziyarete gelen bir başka türk çiftle karşılaştık biraz sohbet ettikten sonra onları Nazım Hikmet’le baş başa bırakıp biraz mezarlığı turlamak istedik

İnanılmaz büyük ve gösterişli anıtları keşke bilen birisi anlatsaydı diye düşündüm. Eminim cevher niteliğindedir. Bazen tursuz rehbersiz gitmenin dezavantajları büyük olabiliyor.
Vaktimiz dar olduğu için metroya binip merkeze geri döndük. Biraz daha meydanda caddelerde dolaştık Bolşoy Tiyatrosunun önünden geçip bir daha gelişimizde mutlaka opera gösterisi izlememiz gerektiğini düşündük



                                                                            (Bolşoy Tiyatrosu)
Aslında şehir merkezinden hediyelik alışveriş yapma niyetindeydik ama trene ulaşmak için bineceğimiz koyu mavi metro hattı polisler tarafından kapatıldığı için  uçağa geç kalma korkusuyla panik yapıp açık mavi hattı kullanarak dönüş yolculuğuna geçtik.Tren biletlerimizi aldıktan sonra kalan vaktimizi istasyonun karşısındaki büyük alışveriş merkezinde değerlendirdik. Alt katına inip büyük marketinden votka, çikolata türevlerini yüklenip tren istasyonuna geri döndük. Bu arada büfelerde normal suyun yanında meyvalı sular satılıyor çok ilginç bir tadı var cok sevdiğiniz bir meyva aromalısından bulursanız deneyebilirsiniz. Trene binerken herkes elini kolunu sallaya sallaya biniyor bilet kontrolü yapan kimse yok allah allah bu ne iş diye düşünürken havalimanı terminalinde indikten sonra içeri geçebilmek için biletleri makinalara okutma zorunluluğu olduğunu gördük.Biletlerimizi alıp İstanbul oradan da Ankara’ya uçarak Moskova seyahatimizi sonlandırmış bulunduk. 2 gün elbette yetmedi ve göremediğimiz bir çok yer aklımızda kaldı ama bu kadarını görmek bile bize iyi geldi ve biraz daha ılık olduğu bir zamanda yeniden gitmeyi planlıyoruz. Biz dönene kadar hoşçakal Moskova , gidip görmeye soğuktan titremeye değer bir şehirsin.